DOĞU VE GÜNEYDOĞU'DA SOSYO-EKONOMİK DURUM DEĞERLENDIRMESİ
Nurcan BAYSAL
Kalkınma Merkezi
Brüksel, Haziran 2008
Bugün, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun içinde bulunduğu sosyo-ekonomik durumu tek boyutlu bir analiz ile açıklamak mümkün değildir. Kimileri mevcut duruma ‘Kürt sorunu’, kimileri ‘azgelişmişlik sorunu’, diğerleri ise ‘demokratikleşme sorunu’ …gibi çeşitli tabirlerle yaklaşmaktadır. Oysa, önümüzde duran sorun çok boyutlu bir sorundur. Tarihsel, politik, ekonomik ve coğrafi boyutları ile ele alınmalıdır. Ancak, tüm bu çok boyutluluk içinde bu sorununun bir Kürt sorunu olduğu hiçbir zaman ikinci plana atılmamalıdır.
Bölgenin sosyo-ekonomik gelişmişliği açısından öncelikle üç noktaya açıklık getirmek istiyorum. Birincisi, Bölgenin şu an Türkiye’nin en az gelişmiş illerinden oluşuyor olmasını aslında tarihsel bir perspektif içinde ele almak gerektiğidir. Uluslararası dinamiklerin etkisiyle, Ortadoğu’da büyük güçlerin oynadığı roller, savaşlar, ticaretin ve petrolün değişen önemi bulunduğumuz Bölgenin tarih içinde ekonomik konumunu değiştirmiştir. Bölgenin jeopolitik açıdan değişen rolü ekonomik konumunu da etkilemiştir. Tarihsel açıdan bir diğer önemli konu ise, Cumhuriyetin kuruluşunu takiben Türkiye’nin “ekonomik kalkınma” modelinin merkezi kalkındırmaya yönelik olduğudur. Bu modelin sonucu olarak da taşra geri planda kalarak gelişme ivmesini kaybetmiştir. Kısaca söylemek gerekirse, örneğin, Osmanlı döneminde Diyarbakır Bölgenin önemli bir ekonomik, kültürel ve bilim merkezi idi. 1927 yılında yapılan Cumhuriyet’in ilk Genel Nüfus Sayımı verilerine göre, Diyarbakır toplam sanayi istihdamı açısından, İstanbul ve Bursa’dan sonra Türkiye’nin 3. büyük kenti. 1972 DPT verilerine göre, Cumhuriyet’in ilk elli yılı sonunda sanayi üretimi açısından 27. sıraya gerileyen Diyarbakır, 2000 yılı itibariyle Türkiye’nin 81 ili içerisinde 54. sıraya kadar gerilemiştir. Diyarbakır’da gerçekleşen bu gerilemenin tek nedeni olarak Kürt sorununu işaret edenler olmaktadır (ki bence de Diyarbakır’daki bu gerilemenin temel nedenlerinden biri Kürt sorunudur). Ancak ek olarak gözden kaçırmamamız gereken bir nokta daha vardır ki, o da, Diyarbakır kadar olmasa da Anadolu’nun birçok başka ilinin de Cumhuriyetin kuruluşunu takiben bir gerileme yaşamış olduğudur.
Bölgenin sosyo-ekonomik geri kalmışlığı açısından ikinci önemli nokta ise, yine tarihsel kökenleri olan bir konu olan Kürt sorunudur. Kürt sorunu nedeniyle, uzun yıllar boyunca, bir yandan Bölgedeki kaynaklar yok edilmiş, diğer yandan da Bölgeye kaynak verilmemiştir. Bölgedeki ormanlar, meralar, köyler “güvenlik” gerekçesiyle yakılmış, açılan tüm ‘ekonomik paketler’den Doğu ve Güneydoğu’ya ne yapılan zararı tazmin edici ne de bölgesel gelişmeyi tetikleyici kaynak verilmediğini görmekteyiz. Sosyo-ekonomik geri kalmışlığın nedeni olarak Kürt sorunu çerçevesinde görmemiz gereken bir diğer nokta da son 20 yıldır Bölgede devam eden çatışma ortamı ve zorunlu göçtür. Bu çatışma süreci Bölge ekonomisini çok ciddi boyutlarda sarsmıştır. Göç ettirme politikaları ile yerinden edilen bu nüfus Bölgedeki mevcut nüfusa eklemlenmiş, böylelikle Bölge illeri yerel yönetimleri, altyapılarının ve hizmet olanaklarının kaldıramayacağı kadar yüksek bir nüfusla karşı karşıya kalmışlardır. Bir kez daha devlet eliyle Bölgedeki eşitsizlik arttırılmıştır.
Bölgenin geri kalmışlığına ilişkin son olarak yapmak istediğim vurgu şudur: 1980’lerden başlayarak Türkiye’nin uyguladığı neo-liberal ekonomik politikalar, özellikle tarım ve hayvancılığı çok hızlı bir biçimde dönüştürmektedir. Bu dönüşüm farklı biçimlerde Türkiye’nin her bölgesinde hissedilmektedir. Ancak içinde bulunduğumuz Bölgenin ekonomisi yoğunlukla tarım ve hayvancılığa dayandığı için bu dönüşümün olumsuz etkileri en çok bu Bölgede hissedilmektedir. Bu dönüşümden olumsuz etkilenen kesimler için destek politikaları ise ya yoktur ya da varolan uygulamalar küçük köylüyü ve de küçük işletmeleri koruyamamaktadır. Yani, kapitalizmin yarattığı eşitsiz gelişme de Bölge ekonomisini olumsuz etkilemiştir ve halen etkilemeye devam etmektedir.
Başta Kürt sorunu olmak üzere, içinde bulunduğumuz Bölge’nin uluslararası konumundan ve Türkiye’nin küreselleşme sürecinden kaynaklanan sorunlar, hep birlikte, kendi dinamikleri ve birbirleriyle etkileşimleri yoluyla sorunları katmerleştirerek Bölgenin durumunu gittikçe ağırlaştırmaktadır.
Tüm bunların sonucu olarak bugün Bölge İlleri Türkiye’nin en yoksul 20 ilidir. Bu gerileme tüm Cumhuriyet tarihi boyunca devam ettiğini , çatışmaların yoğunlaştığı 1980 sonrasında daha da hızlandığını rakamlar gösteriyor. GAP Projesine rağmen her geçen yıl Bölge illerinin aleyhine işlemiştir. DPT’nin sosyo-ekonomik gelişmişlik sıralamasına göre; Diyarbakır, 1996'da gelişmişlik sıralamasında 57. sırada iken, 6 basamak gerileyerek 2003'te 63'ncü sıraya gerilemiştir. GAP'la şahlanması beklenen Şanlıurfa, tam 9 basamak gerileyerek 68'nciliğe düşmüştür. Van, 7 yılda 8 basamak gerilemiştir. Diğer illerin durumu da farklı değildir. Batman 65’ten 70. sıraya, Mardin 66’dan 72. sıraya, Siirt 68’den 73. sıraya , Şırnak 75’ten 78. sıraya, Hakkari 70’ten 77. sıraya, Bitlis 71’den 79.sıraya, Muş 76’dan 81. sıraya gerilemiştir.
Bölge kırsalında tarım ve hayvancılık çok gerilemiş durumdadır. Eskiden kendi toprağını eken, hayvancılık yapan köylüler gittikçe artan oranda mevsimlik işçilikle geçinir durumdalar. Kalkınma Merkezi’nin Diyarbakır-Karacadağ köylerinde yaptığı araştırma şunu göstermektedir: Ailelerin çok önemli bir oranı artık kırsal alandaki faaliyetleriyle geçinememekte, çocuklarını büyük kentlere inşaat işçiliğine ya da çöp toplamaya göndermektedir. İl içinden ve köylerden Kuzey Irak’a işçi olarak gitmek de yaygınlaşmaya başlamıştır.
Yine kırsal alanda adaletsiz toprak dağılımı ve bunun sonucu adaletsiz gelir dağılımı da ciddi bir sorundur. Bölge nüfusunun yüzde 70’i tarım sektöründe yaşadığı halde, topraktaki mülkiyet dağılımı son derece adaletsizdir. Kırsaldaki bu durum hem gelir hem karar alma süreçlerinde bağımlılık ilişkileri yaratmaktadır. Toprak dağılımı konusu ciddi bir konudur ve maalesef Kürtleri temsil eden partiler de dahil olmak üzere hiçbir parti ya da STK tarafından bu konu yeterince tartışılmamıştır.
Devletin Bölgede eğitimle ilgili yatırımları da son derece yetersizdir.Diyarbakır Milli Eğitim Müdürlüğü 2007 yılı verilerine Diyarbakır’da okuma yazma bilmiyen nüfus %30. Erkeklerin %16’sı, kadınların ise %44’ü okuma yazma bilmiyor. Diyarbakır’da okula başlayan her 4 öğrenciden ancak 1’i ilköğrenimini tamamlayabiliyor.
Tüm bunların sonucu olarak Bölgede had safhada yoksulluk ve işsizlik mevcuttur. Bölge’de özellikle 1980 sonrasında işsizliğin ve yoksulluğun kalıcı, sürekli ve yaygın bir boyut kazandığını görmekteyiz. Bu Bölgede yaşanan yoksulluğun, ülkenin diğer yerlerinde karşı karşıya kalınan yoksulluktan çok daha derindir. En iyimser tahminle Bölgede ikamet eden nüfusun %60’ının yoksulluk sınırı altında yaşandığı söylenmektedir. Sadece Diyarbakır’da 617.000 Yeşil Kart sahibi vardır, bu Diyarbakır nüfusunun %41’ini tekabül ediyor.
Bu yoksulluk ve işsizlik durumunu yaratan önemli nedenlerden biri de çatışma ortamı ve zorunlu göçtür. Son 20 yıldır bu bölgede bir çatışma ortamı var. 1984’te başlayan bu çatışma ortamı 1987 yılında Olağanüstü Hal Bölge Valiliğinin kurulması ile dönüm noktasına ulaşmış, yaklaşık 15 yıl süren OHAL uygulaması dönemi faili meçhuller, yargısız infazlar, kitlesel gözaltılar ve ağır hak ihlallerinin yaşandığı bir dönem olarak kayda geçmiştir. Bölge nüfusunun %70’e yakınının gençlerden oluştuğunu düşünürsek, bugün Güneydoğu’da yaşayan nüfusun çoğunluğunun bu çatışma ortamı sırasında doğmuş ve tüm yaşamları boyunca bir şekilde çatışma ortamından etkilenmiş bir nüfus olduğunu söyleyebiliriz.
Yoğunlukla 1990-95 arası yaşanan zorunlu göç, bu çatışma ortamının koşullarını daha da zorlaştırmıştır. Zorunlu göçten resmi rakamlara göre 953.680 kişi, sivil toplum örgütlerine göre ise 1,5-3 milyon arasında bir nüfus etkilenmiştir. Zorunlu göçle ülke geneline yayılmış olan nüfusun büyük çoğunluğu gittikleri kentte hiçbir kamusal destek görmedikleri için büyük zorluklarla karşılaşmışlar, yerleştikleri gecekondu mahallelerinde toplumun dışına itilmişlerdir. Zorunlu göç mağdurlarında aidiyet duygusu çökmüş, zaten zayıf olan vatandaş – devlet ilişkisi giderek kopma noktasına gelmiştir. Zorunlu göçün üzerinden yaklaşık 15 yıl geçmesine rağmen, tüm bu süre zarfında ne Bölge’nin kentlerinde ne de diğer Batı kentlerinde yaşayan zorunlu göç mağdurlarının yaşam düzeylerini yükseltmek için kamunun uyguladığı ciddi bir program bulunmamaktadır. Zorunlu göçten yaklaşık 14 yıl sonra Mart 2004 tarihinde Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun çıkarılmıştır. Bu yasanın uygulanmasında da büyük sorunlar yaşanmıştır. Örneğin Diyarbakır’da Mayıs 2008 itibari ile 50.935 başvurudan sadece 20.540’ı sonuçlanabilmiştir. Bir diğer uygulama da 1999 yılında başlatılan ‘Köye Dönüş ve Rehabilitasyon Projesidir’. Bu proje kapsamında köylerine dönmek için valiliğe başvuranlar, dönüşle ilgili güvenlik engelleri olmadığı takdirde, evleri yapabilmek için inşaat malzemesi veya küçükbaş hayvan, arı kovanı gibi ayni yardımlar alabiliyor. Ancak devlet sadece güvenli ilan ettiği köylere dönüş izni verdiği için, bu proje kapsamında kalıcı olarak köylerine dönenlerin sayısı oldukça azdır .Tüm bunlar da Devletin bu programının göstermelik olduğunu ve daha çok uluslararası baskılara cevap vermek için oluşturulduğu izlenimini vermektedir.
2006 yılında Kalkınma Merkezi tarafından Diyarbakır’da zorunlu göç mağdurlarına yönelik yapılan bir araştırma sırasında bir mağdur ‘ Devlet biz yokmuşuz gibi davrandı’ demiştir. Maalesef bugün zorunlu göçün üzerinden 17 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu davranış biçimi çoğunlukla devam etmektedir.
Sonuç olarak, zorunlu göç mağdurları eğitimsizliğe, işsizliğe mahkum edilmişlerdir; ne köylerine dönebilmekte, ne de kentlerde tutunabilmelerine olanak sağlanmaktadır.
Bu çatışma ortamı ve zorunlu göç Bölgedeki mevcut üretim alanlarını tahrip etmiş, meralar, köyler yakılmış, kırsaldaki üretim neredeyse durma noktasına gelmiş, kentlere akın eden bu nüfus ise kentlerde işsiz kalmıştır. İş bulabilenler ise sosyal güvencesi bulunmayan işlerde ve insani olmayan koşullarda çalışmaktadır.
Tüm bu tablo Bölge halkında geleceğe yönelik beklentileri de kötüleştirmiştir.Diyarbakır Yerel Gündem 21’in yaptığı bir araştırmaya göre, gelecekten beklenti ile ilgili sorulan soruya Diyarbakır nüfusunun % 50.8 “hiç birşey değişmeyecek” , % 25 ise “daha kötü olacak” yanıtını vermiştir.
Bu da şunu göstermektedir ki Bölge halkı GELECEKTEN UMUTSUZDUR.
Bölgenin geri kalmışlığını gidermek için ne tür adımlar atıldığına bakacak olursak; 1970'lerden bu yana uygulanan 'Kalkınmada Öncelikli Yöreler', 'Bölge Planları' ve GAP gibi uygulamalara rağmen bu Bölgede gerekli kalkınma hamlesi başlatılamadığını görürüz. Şu ana kadar devletin, Bölgeye, bölgesel eşitsizlikleri ortadan kaldırmaya yönelik kalkınma adına yaptığı en önemli proje GAP projesidir. Ancak projedeki gerçekleşme oranlarına baktığımız zaman devletin GAP projesinin Bölge ekonomisine katkısı konusunda ne kadar samimi olduğuna dair bir fikre varabiliriz. GAP projesindeki gerçekleşmelere baktığımız zaman enerji ile ilgili yatırımların gerçekleşme oranı yüzde 95 iken, sulama yatırımlardaki oran halen yüzde 15‘ler civarında olduğunuz görürüz. Yani GAP projesinde, Bölgeye asıl faydası olacak sulu tarımın yaygılaştırılması için gerekli yatırımlar ikinci plana itilmiş, ulusal bir ihtiyaç olan enerjiye öncelik verilmiştir. Üstelik, gerekli altyapı yatırımları yapılmadığı için enerji üretiminden de Bölge yeterince yararlanmamaktadır.
Türkiye’de en son yapılan ve 2007-2013 dönemini kapsayan 9. Kalkınma Planı’nda da gelişme açısından Bölge’ye öncelik verilmediği gibi bölgelerarası eşitsizliği gidermeye yönelik bir çaba olmadığı da görülmektedir.
Bölge için hazırlanan ekonomik paketlere baktığımızda, 1985 sonrası birçok ekonomik paketin açıklandığını görüyoruz. Bu paketlerden iki tanesinin daha kapsamlı olduğunu görmekteyiz: 1997’de Erbakan tarafından açılan paket ile 2000 yılında Ecevit tarafından açıklanan paket. Tüm bu paketlerde Bölgeye ayrılan bölümün aslan payının GAP çerçevesindeki enerji yatırımlarına gittiğini görüyoruz. Teşvik belgelerine baktığımız zaman da, alınmış teşvik belgelerinin ne kadarının gerçekleştirilmiş olduğu hakkında elde veri mevcut olmamasına rağmen il ve bölge bazında kaç teşvik belgesi verildiği ve yapılacak yatırımlarla ilgili bazı bilgileri içeren istatistikler mevcuttur. Buna göre 2004-2007 yılı arası Marmara Bölgesi’ne verilen teşvik belgesi sayısı 2 543 iken, bu rakam Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde 526’ya , Doğu Anadolu’da ise 361’e inmektedir. Hem teşvik belge sayısı hem de yatırımlar için öngörülen sabit yatırım tutarı toplamı açısından baktığımızda, Doğu Anadolu son sırada yer almakta onu Güneydoğu Anadolu takip etmektedir. Teşviklerin dağılımındaki bu eşitsizlik, mevcut bölgesel farklılıkları daha da keskinleştirmiştir.
Bugüne kadar hiçbir politik parti ve hükümet Bölgenin sosyo-ekonomik sorunlarını çözmeye yönelik ciddi bir politika geliştirmemiştir. Kürt partiler de daha çok politik taleplere odaklanmış, bu sorunu göz ardı etmişlerdir.
AKP hükümeti de, şimdilerde, sık sık, daha önceki hükümetlerin yaptığı gibi ‘Doğu’nun ekonomik kalkınmasını’ dillendirmeye başladı. AKP döneminde Doğu ve Güneydoğu’nun durumu gerek yoksullaşma oranları, gerek işsizlik, gerek eğitim açısından daha da kötüye gitmiştir . Bu dönemde tüm Bölge illerinde işsizliğin daha da arttığı rakamlarla görülmektedir. Örneğin Diyarbakır’da, resmi verilere göre, işsizlik oranı yüzde 14.6’yla (2005 yılı), Türkiye ortalamasının (%10.6, 2005 yılı) üzerinde. Gayrı resmi verilere göre Diyarbakır’ın işsizlik oranı yüzde 60’lara ulaşmaktadır. Bölgenin diğer illerinde de durum Diyarbakır’dan farklı değildir. Şanlıurfa’da işsizlik oranı yüzde 14 civarında iken, Van Bölgesinde yüzde 15’e , Malatya, Elazığ, Bingöl ve Tunceli bölgesinde yüzde 27’lere ulaşmaktadır.
Bu döneme sosyal politikalar açısından baktığımız zaman yoksullar için 4 farklı uygulamanın yapıldığını görmekteyiz: Yeşil Kart’ın yaygınlaştırılması, okullaştırma kampanyaları, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın yardımları ve Dünya Bankası destekli Şartlı Nakit Transferleri. Tüm bu uygulamalar tabiatları gereği sosyo-ekonomik gelişmeyi hedeflememektedir; amaç sadece sosyal riskin yönetilmesidir. Ayrıca, bu uygulamalar bir vatandaşlık hakkı olmaktan çok, ‘hayırseverlik’ mantığına dayandığı için hem daha onur kırıcı olmakta hem de devletin vatandaşına sağlamakla yükümlü olduğu sosyal güvencenin yokluğunu kalıcı hale getirmektedirler.
Özetle, son hükümet döneminde de durum daha öncekilerden farklı değil. Birbiri ardına açıklanan ekonomik paketler, “GAP’a yatırım getireceğiz” söylemleri, bir türlü uygulamaya konulmayan ‘atılım hamleleri’, yardım adı altında siyasilerin direktifleriyle Doğu’ya yollanan etler….Sonuç: Bölge illerinde işsizlik ve yoksulluk daha da derinleşiyor. “Güvenlik” gerekçesiyle yapılan uygulamalar ve neo-liberal politikalar sonucu köyünde çalışarak geçimini sağlayamayan insanlar, artık pamuk, fındık toplamaya başkalarının tarlalarına giderek de yaşamlarını sürdüremez duruma geldiler. Bölgenin çocukları, çaresizlikten Batı’daki büyük kentlerin çöplerini toplamaya gönderiliyor. Köyler boş, okul yok, okul olsa da öğretmen yok, yol yok, zorunlu göçle kentlere gelenler hala sokaklarda….
Öyle anlaşılıyor ki yetkililer ya bu resmi görmek istemiyorlar, ya da gıda, kömür, Yeşil Kart gibi yardımlarla bu işi çözebileceklerini düşünüyorlar. Kürt sorunu çözülmeden bu Bölge’nin sosyo-ekonomik gelişme sürecine girmesi mümkün değildir. Öte yandan ise, bütüncül, programlı ve kararlı sosyo-ekonomik gelişme politikalarının Kürt sorununun politik çözüm sürecine katkıda bulunacağı kesindir.
Bölge’nin sosyo-ekonomik gelişmesi için atılacak adımların genel çerçevesi şunlar olabilir:
İlk olarak, Bölge’nin sosyo-ekonomik düzeyinin yükseltilmesi için merkezi yönetimin, yani hükümetin niyet ve kararlılığının olması gerekir. Niyet ve kararlılığın yanısıra Bölgedeki aktörlerle (sanayici, köylü, yerel yönetim gibi) işbirliği yapılması gerekir. Bölgenin özgül koşulları iyi tahlil edilmeden, yukarıdan aşağıya, merkezden yapılan değişiklikler genellikle başarısız sonuçlara yol açmaktadır.
İkinci olarak, Bölgenin gittikçe kötüleşen ekonomik durumunun iyileşme rayına oturtulabilmesi birkaç ufak değişiklikle başarılabilecek birşey değildir. Örneğin, sadece sanayi teşviklerinde Bölge’ye ayrıcalık tanıyarak sermaye çekilebileceğini düşünmek hayalperestlik olur. Çatışma ortamının sona erdirilmesi, altyapı sorunlarının çözülmesi, kalifiye işgücü yetiştirmek, çevre ülkeler ile ticaretin artırılması için altyapı, ulaşım, sınır kapılarının modernizasyonu, tarım ve hayvancılığın geliştirilmesi gibi birçok alanda paralel dönüşümler gereklidir.
Üçüncü önemli nokta, Bölge nüfusunun geçimini sağlamak amacıyla atıl duran Bölge kaynaklarının üretime sokulması öncelik arzetmelidir. Bugün Bölge nüfusunun çoğu başka illere mevsimlik işçiliğe giderek hayatını idame ettirmektedir. Bunun böyle devam etmesi imkansızdır. Bu insanların tekrar toprakla bağını kurmanın koşulları yaratılmalıdır. Bölge verimli toprak, su, maden ..vs. gibi birçok kaynağa sahiptir, önemli olan bu kaynakların üretime sokulmasıdır.
Dördüncü önemli nokta altyapıdır. Altyapının olmadığı yere yatırım gelmez. Elektrik, su, yol …bunlar çok önemlidir. Bugün halen Bölgenin birçok yerleşiminde ciddi altyapı sıkıntıları mevcuttur.
Son olarak beşeri sermaye çok önemli. Bir yandan çok yüksek boyutlarda işsizlik var, diğer yandan ise kalifiye eleman açığı mevcut. Burada da mesleki eğitimin önemi ortaya çıkıyor. Bu alanda önemli olan mesleki eğitimin sanayinin gereksinmelerine uygun şekilde yapılmasıdır.
Sonuç olarak , Doğu ve Güneydoğu’nun Sosyo-ekonomik kalkınması çok boyutlu bir şekilde ele alınmalı ve bütüncül bir yaklaşım benimsenmelidir. Tek tek birtakım kısmi müdahalelerle Bölgeyi bir gelişme ivmesine sokmak imkansızdır. Bölgeye en ayrıcalıklı teşvikleri versek bile, söz ettiğim gibi topyekün bir dönüşüm içine girilmedikçe istediğimiz sonuçları almamız mümkün değildir. Bunun için de en öncelikli nokta hükümetin niyet ve kararlılığı ve bunu Bölgeyle işbirliği içinde yapmasıdır.